H.
İbrahim
Türkdoğan

Sözüme
Kendimle başlarım, kimseyi aldatmaya gelmedim
buraya. Dünya denen evrenin küçük
ve pek de anlamsız bir âleminde Kendimi
anlaşılır kılmakla meşgulüm. Öyleyse sıfır rakamından
başlıyorum, yani
Kendimden.
Şöyle
desem: Kırgınlık, kibir, anlayış, hoşgörü, nefret,
kin, aşk, sevgi, sadakat, yeraltı, isyan, bağ. Hepsini taşıyorum
içimde.
Herşeyim ben. Ve: Kadın, erkek, cinsiyet, kimlik, kişilik, zaman
duygusu
taşımıyorum içimde. Tamamen kimliksizim. Hiçbir
şeyim ben.
Ya da şöyle: Varlık’ın zehirli
şarabı döküldü bedenime,
çiçekler açtım dikenli uzun yollarda.
Doğuşum an’a dairken ölüm nefesim yayıldı
demet demet. Ateşim alevlenir nöbetlerimde. Hep aynı
çiçekler, hep aynı
şaraplar, hep aynı hayatlar, hep aynı kalpler geçer
gözlerimin önünden.
An
içinde vücut oldum. Bedenselleştim.
Uçsuz bucaksız
uçurumlarda cisimlendim. Ellerimden kaydı evren -boşluğa.
Aklımı yitirdim Kendimi
görmek için, Kendimi buldum bensizliğim
için. Hüznüm banadır,
hüznüm aşkadır,
hüznüm varlık'adır.
İçinde
nefes alıp verdiğim ve kendi ekseninde dönen yerküre
koca evrende yersizyurtsuzdur, başı-sonu olmayan koca evren
Hiç’e dayanır;
koskocaman, eşsiz-bucaksız.

Dilimin ve dilin vereceği ve verebileceği hiçbir şey yok bu
kosmosta. Kitaplar da yazsam, düşüncelerimi sayfa
sayfa sıralasam da,
sözcükleri yüreğimde ağlatsam da,
sözcükleri zorlasam da, logosu kırsam da,
kalbimi elime alıp Varlık’ın resmini çizsem de,
âşık olduğum dile tecavüz etsem
de... bu resmi zerre kadar bile ifade edemeyeceğim. Her şeyi
söylemiş olacağım
ancak
hiçbir şey dememiş olacağım.
İnsan
varlığa tepetakla düşer, sarsılıp kendine gelinceye
kadar ömür biter -insan ölür.
İnsan, varolma-korkusunu aşabilmek
için kendini hakikat sahibi bir
yaratık olarak düşleyerek sanrı dünyasına
sürüklerken, durmadan bir tuzaktan
diğer bir tuzağa düşeceğini elbette önceden
kestirememişti. Ancak çıplak, üryan
varoluşun kendisini nihilizmin kucağına götüreceğini
idrak etmişti. Varoluşun
ilk, asli özelliği onun nihilsel oluşudur. Ancak nihil insana
süreli bir yaşam
fırsatı tanımaz. Dolayısıyla bundan özgürleşme, bunu
aşma düşüncesi doğar, ki
bunun kökeninde bir parça da korku yatar.
Nihilizmi aşmak her
zaman bir iltica ile sonuçlanmıştır insanlık tarihinde.
Oysa: Dünyaya giriş her
defasında tekildir ancak tek diğer bir tek'e ve devamla topluluğa
yansımada
ifade bulur. Ve son sözü söylemek:
Sözcüğü ve bununla birlikte
düşünceyi telef
etmeyi göze aldığım ve aynı zamanda taşkınlığa vardırdığım bir
tutarlılık. Sözü
mantıkla sonlandırmak. Son söz: Ben! Sadece Ben! Buradan
vardığım sonuç ise
mutlak süreksiz oluşumumdur. Her an oluş. Geleceksiz ve
geçmişsiz. Her an
Olmak. Herşey-oluş. Yok olmak adına olmak.

Düşünmenin bu
aşamalarından
yürürken bilginin cezb'de doğabilmesi ve bilgenin
kendini her gün yenilemesi
için bilginin, logosun ölmesi gerekiyor. Bilgiyi
bilgiyle kırmak-işte. En güçlü
edebiyat eserleri nihilizmle ve nominalizmle iç
içedir. Bunların her biri
sözcüğü sözcükle telef
etmek adına yola çıkarlar. Ben, kendini kurandır, ve
Ben, kendini telef edendir. Buraya kadarki açıklamalar Ben
denen şeyin
varlığını kabul ederek yola çıkıyor. Oysa Ben’in
salt bir yanılsama
olabileceği, Tanrı’nın ve her şeyin bir yanılsama olabileceği
gibi, sadece
Hiç’in devasa korkunç
gücünü görmekle
mümkündür. Buradan açılan kapı:
Cezb ve
dil. İkisi bir arada en uç ihtimal olarak yukarda
sıraladığım varyantı doğurur.
Böylelikle Hiç’in karanlığını
Varlık’ın ışınlarıyla kıvrımlandırarak
yok olmak. Her bir Tek kendinin şahididir.
Hiç
karanlıktır, soğuktur, boşluktur ve o kadar karanlık, o kadar soğuk, o
kadar
boşluktur ki, ne karanlıktır, ne soğuktur ne de boşluktur.
Öyle ki Hiç’te Hiç (bile)
hiçtir.
Ölüm
sonrasını doğum öncesine özdeş olarak
düşünmek rasyonel
hükmümdür. Ölümün
Hiç
ile sonlanmadığını düşünmekse var olma
tecrübemin öğrettiği bir histir. Ancak
her durumda Hiç sorunu mantıksal ve varlıkbilimsel bir
sorundur ve Hiç sorunu
mantığın ve varlıkbilimin üzerinde durdukları zemini
ayaklarının altından çeker
ve her ikisini de boşlukta bırakır. Bu noktada iddialı paradokslar ve
kendi
içinde durmadan çelişen
düşünceler ve kuramlar devreye girer. Hiç
sorunu
yalnızca kâğıt üzerinde varlığını
sürdürmeye başlar.
Batı
dünyası genel olarak Varlık’ı
Hiç’e tercih eder, Varlık’a
üstünlük, öncelik
tanır. Nihilizmin bütün kuramcıları, eleştirmenleri,
yanlıları ve karşıtları
Hiç’i yalnızca yorumlayabilmişlerdir.
Varlık’ı unutmamak adına Hiç’i
unutmuşlardır. Ve Hiç tüm dinsel ve
dinsel-mistiksel kuramlarda ebedi
mutluluğun, nihai kurtuluşun simgesi olmuştur. Bu fani evren her bir
şeyin
tadına varıp boşluğa fırlatıldıktan sonra Hiç’i
duyumsayıp aşk ile yıkanmak
ölümle buluşulan ve ölümün
terk edildiği andır. Düşlerle gerçeklerin kesiştiği
an insanın ‘Ben’ diyebileceği andır.
