![]()
|
Max Stirner’in Hiç’i ve Hiççilik H.
İbrahim Türkdoğan Hiç ve hiççilik üzerine oldum olası yazıyorum, birçok kez Stirner bağlamında da ele aldım. Ancak metnin başlığını dolduracak bir çalışma ilk kez olacak. Hiç nedir, hiççilik nedir, Stirner bu iki kavramın neresinde, bunları detaylıca incelemek istiyorum. Giriş Hiç,
bir konuşulamayandır, bir dile getirilemeyendir. Aristo’da birey tarif
edilemeyendir (ineffabile), Stirner’de Biricik ve Kendi-olan dile
getirilemeyendir vb. Dile getirilemeyen üzerine ne denebilir? Dile
getirilemeyen, dile getirilemeyendir. Bu kadar mı? Bitti mi? Mesele bununla
bitti mi? Hiç
üzerine neden susmalı? Çünkü: Hiç üzerine konuşulduğunda, çelişkisiz
konuşulamaz. Neden? Çünkü: Hiç’in ne olduğu mantık üzerinden dile
getirilemiyor; sadece: Hiç, hiçtir; Hiç, değildir. Bitti mi? Mesele bununla
bitti mi? Parmenides,
Gorgias, Platon, Heidegger, Sartre, Stirner, Mainländer vb. uzun bir liste
hazırlanabilir Hiç üzerine konuşurken. İşte: Varlık üzerine konuşulduğunda Hiç
üzerine konuşmamak kaçınılmazdır. Ne olduğu dile getirilemeyen Hiç üzerine
konuşmamak Varlık üzerine konuşmamak demektir. Varlık, varlığını Hiç’e
borçludur. Öyleyse: Hiç’tir. Ockham’ın
Usturası’ından Carnap’ın Heidegger’e karşı yürüttüğü mantık tartışmasına kadar
metafizik olgulara yer vermeden dili bilimsel kullanarak felsefi ve yaşamsal
sorunları çözmede önemli katkılar elde edilebilmektedir. Fakat
vazgeçemeyeceğimiz bir duyu var: Camus ile söylemek gerekirse: Ormanın tüm
özelliklerini bilimsel olarak kendimize açıklasak da ormanın duyularımıza hitap
ettiği derin korkuyu ve düşünce ötesi oluşu hepimiz bilir ve severiz. Şimdi
soralım: Hiç nedir? Wittgenstein’ın
yürüttüğü mantık kendi içinde tutarlı yani doğrudur: Önsözünde vurguladığı
gibi, dünya sorunları dil sorunu ise, bu sorunları çözebildiğini iddia
edebilir. Ancak ne var ki daha sonra Wittgenstein’ın da bunu kabul ettiği gibi,
dünya sorunları ve felsefe sorunları yalnızca dil sorunu değildir.
Wittgenstein’ın, Tractatus’ta “tüm felsefe dil eleştirisidir” tümcesi ile
kendini Mauthner’in “tüm felsefe dil eleştirisidir” tümcesinden özenle uzak
tutması, Mauthner’in, dilin felsefe sorunlarını çözemediği iddiasını doğrular.
Hiç nedir? “Ben
kendimin dünyasıyım” ve yalnızca benim anladığım “dilin sınırı benim
dünyamın sınırıdır”, başka tümceyle: “Benim dünyam dünyanın sınırıdır” gibi
tümceler solipsistçe ve hatta otistiktir. İtirazım yok buna. Hiç'i bunlar
yansıtmıyor, bu konuyu "Tekbencilik ve Max Stirner" incelememde ele
almıştım. Gerçi bir başka bakış açısıyla da Hiç'i anlamamıza katkıda
bulunabilmesi mümkündür ilk iddianın, örneğin dünyaların tarifsiz, dilsiz,
boşlukta, dünya düzleminde çözülmeden kalışına dair. Her şey benim karşımda,
varlığımın ürpertisi karşısında çaresiz kalıyor. Bunları karşılıklı diyalog
hâlinde inceleyelim: Benim dünyam senin dünyandan başkadır ve sen kendi dünyanı
kendi realitenle ve ben de kendi dünyamı kendi realitemle bir’leştirirsem,
ortak bir dilimizin olacağından şüphe ederim. Bu sorun değil. Fakat bunu
genelin dünyası olarak göremem, benim Ben’im, benim dünyamın senin dünyandan
farklı olduğunu ve tek dünya olmadığını ya da bazen senin varolmadığını dahi
söylemektedir. Benim dünyama senin girişin olanaksızdır, sana solipsizmimin
kapısını aralamadığım sürece. Araladığım anda bile beni kısmen tadarsın ve
üstelik sadece kendince, sence. Ve
ayrıca ben susarsam, gizemli olanın bana görünmesini deneylerim, burada kendi
yöntemlerimi geliştirir ve yaşarım. Hiç nedir? Hiç’tir. Hiç'i
Düşünememek Hiç
Sorunsalı Hiç’i düşünememektir. Hiç’i düşünememek Hiç sorunsalıdır. Nietzsche: “Olmama'yı [Nichtsein]
tasavvur edemiyorum.”1
Tam da özneyi kökünden yakalamak
için hiçbir fırsat kaçırmayan bir
düşünür söylüyor bunu. Çünkü
Hiç'ten Varlık'a
dönüş ya da geçiş için bir garantiye
gereksinimi var. Neyin garantisi?
Nihilizmi aşma istemi üzerinden varoluşa geri dönüş.
Ardında da “değerlerin
yeniden değerlendirilmesini” önerecektir. Babası papaz olan
bir filozofun işi
zor: Her filozof kendi psikolojik yapısına göre Hiç'le
yüzleşmek durumundadır.
Bunu her zaman derim ve belki de hep diyeceğim! Anlam aramak, hele de
değer
üzerinden, köle ahlâkıdır. Ahlâk ahlâksal
açıdan gerekçelendirilebilir mi?
Ahlâka dair her gerekçe bir anlam içermek
zorundaysa, her anlam da bir ahlâkla
sonuçlanmak zorundadır. Wittgenstein, dünyanın “içinde” bir
anlam olmadığını, bu nedenle dünyanın anlamının dünyanın “dışında” aranması
gerektiğini ileri sürmekle anlam kavramını, Lütkehaus'un deyimiyle “kafası
üzerine” oturtur. Dünyanın dışında ne bir anlam mevcuttur ne de herhangi bir
şey; dünyanın içinde bir anlam olmadığı gibi dünyanın dışında da anlama dair
hiçbir şey yok. Wittgenstein'ın bu çaresiz beliti metafiziğin tuzaklarına
işaret eder. Hiç'i düşünmenin insana fazla
geldiğini Sartre'dan okuyalım: “Hiç'i düşünmek ne kadar da zor.”2
Düşünülemez, duyulamaz, görülemez, dokunulamaz. Akan sular durur; sadece Hiç
denince ama akan sular durur; çünkü akıcı olan Hiç'tir. Burada bu deyimi hak ettiği TEK yerde
kullanıyorum, dolayısıyla onu deyim olmaktan kurtarıyorum, belki de Türkçe
tarihinde bir ilktir bu, zira Türkçenin atalarına Hiç'le karşılaşmak hiç
“nasip” olmadı. Onlar bu “nasip”
ve “yazgı” yolunda çürüdüler. Demek ki Yeni
Platoncu Hiç'i devralıp
dinsel-Oryantal renge boyamak bir yaratım değildir. Şimdiye kadar
söylemediysem, söyleyeyim şimdi, tam yeri gelmişken: Ben
Türk değilim,
Tükçeciyim; hayır Türkçeci değilim, ben
Türkçe'yim, çünkü dil'deyim ben. Dilden
çıkış yok ama dil ile Kendimi Hiç'e bırakıyorum; herkese sahip olan dil
putlarından arınmak için. Evet, ancak dilin putlarından arınırsam, Kendime,
Hiç'e dönüş yapabilirim. Hiç'e dönüş yapmak Varlık'ın zeminine inmek demektir.
Heidegger, Varlık'ın zeminine inmek için dil üzerinden kendini Hiç'e bırakmadı;
Hiç'ten arınmak için Varlık'ta bir yurt, bir ana kucağı, bir sığınma aradı ve
buldu: Doğduğu kasaba: Messkirch. Buna dil ile yaptığı kavram dolandırıcılığı
üzerinden ulaştı. Gereksiz bir uğraştı; doğrudan da ulaşabilirdi, daha doğrusu;
hep orada ve hep o'ydu zaten, hiç başka biri değildi zaten. Pastoral bir
yaklaşımla muhafazakâr dile tutsak kaldı. Ama akademik ve entelektüel dil
dolandırıcılığı kaçınılmaz
bir felsefi yöntemdir kimilerine göre. Bir
zangoç'un oğlu olmak hilekâr olmayı gerektirmiyor zorunlu olarak ama ne
rastlantı, babasıyla düşüncedaş bir Man –Heidegger. Nasıl ki İsa
Kudüs'te günahın Haç'ını sırtladıysa, Heidegger de Messkirch'te yöresel
Varlık'ın Haç'ını sırtladı. Orada bırakmalı onu. Hiç'i Düşünebilmek Lütkehaus:
“Varlık'ın Hiç'ten hiçbir önceliği yoktur.” Kavram olarak hiç olan Hiç ya da kavramsal açıdan hiç
olması gereken Hiç, düşünülen, söylenen, tasavvur edilen olarak hiç
değildir artık. Ne çıkmaz sokak ama! Yine
de Ratio'nun kafasını kırmamaya özen göstermeli.
Hiç –düşünme hazzıdır.
Eyvah! Şimdi de bu uçuruma düşerek kafasını patlatacak korkarım Ratio: Hiçbir şey olan bir şeyin düşünülmesi
gerekiyor. Bunun ücreti, düşünülenin "olmayışıdır", yani
tam olarak hiçbir şeydir
düşünülen. Ne çelişki ama! Yıkılmaz, çökmez bir
çelişki! Kimi filozoflar için karabasan, kimileri için yeniden doğuş - her an yeniden doğuş -.
Her değerin yalnızca ahlâk kölelerine lâyık olduğunu
çağrıştıran bir doğuş bu. İçeriği yok, içeriksiz. Hiç
içerik yok, hiç ama hiç. Ama
yine de ilgi uyandırıyor,
çünkü her şeyden önce
Varlık var. Varlık varsa, Hiç de olmalı; en azından Varlık'ı ifade edebilmek
için. Bundan da öte: Hiç'in tek karşılığıdır –Varlık. Başka karşılığı yok! Ne uçurum ama! Hatta bir istenç var: Hiç istenci!
Düşünülüyor Hiç; düşünülüyorsa, nasıl olmayacaktı ki! Söyleniyor Hiç;
söyleniyorsa, nasıl olmayacaktı ki! Özelliksiz oluşu dışında başka
özelliği olmayan Hiç'in -işte bu Hiç'le Biricik'in kesiştiği noktadır- kimseye
bir zararı olmadığı gibi korkulması gereken bir vakum ya da bir boşluk öcüsü de
değildir. Unutulmamalı: Varlık'tan da bir mucize beklenemez, tüm soruları
yanıtlayan bir Tanrı değildir –Varlık. Bundandır ki ide ideolojikleşerek insana
mucizeler armağan edeceği sözü verir. Başka ifadeyle: Hiç'in hiçbir zararı
olmadığı gibi, Varlık'ın da hiçbir yararı olmadığını vurgulamak gerekir. Ve nasıl ki Varlık'tan bir mucize beklemek
anlamsızsa Hiç'ten de korkmak o kadar anlamsızdır. “Tüm tümceler eşdeğerdedir,”3 “eğer söz konusu Varlık ya da Hiç ise: Burada ne “fazla ne de
az-değerde bir tümce vardır. Varlık nedensizdir. Hiç, [...] uçurum bile
değildir.”4 “Varlık'ın Hiç'ten hiçbir önceliği yoktur.
Çünkü neyin karşısında öncelikli olacaktı ki, eğer Hiç hiç ise? Hiç'in
hangi az değere sahip olması gerekirdi ki, eğer Hiç hiç ise. Hiç, 'değersiz'
bir şey olmaksızın ya da 'yutucu' bir şey olmaksızın her değeri 'yutar'.”5 Demek ki: hiç (hiçbir şey) olan Hiç, Herşey'dir. Hiççilik ve Hiç’i aş(a)mamak, Hiççiliği
aşmak. Hiç ve
hiççilik birbirlerine dokunan kavramlar, birbirlerinden ayrılan kavramlardır. Antik Yunan’dan bu yana Batı
kültürünün, Yahudi-Hıristiyan metafizik değerlerinin mutlaklaştırılması ve
ölümden sonra olası bir kurtuluş kurgusuyla kendini aldatan, yıkıcı, şizoid bir
insanlık âlemine yol açan, çöküşü başından belli olan bir gelişimin habercisidir
hiççilik. Sokrates bu gelişime ne kadar önayak
olduysa Nietzsche de onu o kadar destekleyen ve yayan bir metafizik hiççidir.
Nietzsche'nin felsefesi hiççiliğin doruk noktasıdır, çünkü Nietzsche Zerdüşt
analiziyle varoluşu dizayn eder ama Varlık’ı yadsır. Heidegger’in deyimiyle
Varlık’ı yadsıyan bir güç istenci ile metafizik bir temel yapı varsayar.
Heidegger kendisi ise varoluşun diyaznı
ile birlikte Varlık’ı yadsır. Ona göre Varlık ya insana gözükmeyen Tanrı’dır ya
da dünyayı Messkirch adındaki Güney Almanya’da bir kasabaya göre şekillendiren
bir çobandır. Bütün hiççiler, hangi renkten
olurlarsa olsunlar, aşkınsaldırlar; yaşamın kendisiyle barışık
olamamaktadırlar. Hiççilik kavramının anlamı felsefe
tarihinde pek muğlaktır ve genel olarak farklı niyetlerle farklı akımları
nitelemek için kullanılmıştır. Hiççilik kavramı Alman İdealizminde, Jacobi’nin
Kant ve Fichte’yi nihilist olarak eleştirmesiyle önem kazanmıştır. Jacobi gibi
teist düşünürler Kant’ın ve Fichte’nin felsefesini nihilist olarak
nitelendirmiştir, çünkü Jacobi’nin eleştirisine göre bunlar gerçekliğin realitesini
reddetmiştir. Hegel, hiççilik kavramını “mutlak Hiç’i tanıma” görevini ifade
etmek için kullanmıştır; ona göre bu kavram aynı zamanda Tanrı'nın “mutlak
merkezi”idir. İdealist cepheden materyalist cepheye kadar hiççiliğin kariyeri
devasadır. Stirnervari bir dilde: Neredeyse dünyanın tamamı zırdelidir, çünkü
neredeyse dünyanın tamamı hiççidir. Hiççilik dünyayı yabancılaştırır, yaşamdan koparır.
Nerede bir düşünce sistemi varsa, orada bir sığınma mevcuttur; Hiç’ten kaçış,
hiççiliğe koşuş. Hıristiyanlık ve öteki tek Tanrılı dinler hiççiliğin en bariz örnekleridir. Uygarlıktan "payını almış" bu fantastik dinsel projeler dünyayı
sarıp sarmalayan düşünsel veba örnekleridir. Yaşama sırtını dönüp çöle koşan
bir rahip modern hiççiliğin kökenlerini ele verir. Varlık’ın Hiç’ten daha iyi
olduğuna dair yeterli bir neden ilkesi olmadığına göre rahip bu ilkeyi arayıp
bulacaktır ve bu ilke Tanrı’nın sözüdür, Tanrı’nın kendisidir. Tanrı, iyi
bulduğu için var etmiştir zaten. Bütün düşünce sistemleri yaşamı daha iyi, daha
da iyi yapmak uğruna Varlık’tan uzaklaşırlar. Bütün bu tanımlamalar ve eleştirel analizlerin
ışığında Stirner’in sadece gelişigüzel hiççiliğe ait edildiği oysa ondan
fevkalade uzak olduğu sonucuna varıyorum. Stirner Hiç’te Kendini yaratarak
–nihilizmi geride bırakıyor. Hiç’i değil, nihilizmi aşıyor. Hiç’teki oluşları
Biricik’in adsız, normsuz, sade kalmasını sağlıyor. Biricik, pedagojinin,
terbiyenin, ahlakın ürettiği Üst-Ben'in egemenliği altına girmez, Biricik özerk
düşünen ve özerk yaşayandır. Stirner Kendi-olmayı dizayn eden bir
Kendi-olandır. Dizayn ettiği alan Hiç alanıdır. Ya da kendini şekillendirdiği,
şekilden şekile sokup çıkardığı ve yine de hiçbir şekil olmadığı yerin adı var:
Hiç. Stirner’in seviştiği, savaştığı,
yatıp kalktığı yerin adı var: Hiç. Stirner’in giyindiği, kuşandığı, soyunduğu,
tekrar giyinip kuşandığı ve tekrar soyunduğu, dostlarla gezindiği, düşmanlarla
çarpıştığı yerin adı var: Hiç. Kaçınılamaz Varlık: Hiç. Kaçınılamaz Yokluk:
Hiç. Tüm uğrakların kapsamı: Hiç. Hiç’ten hiççiliğe giden yol bir adımlık
mesafedir, o kadar yakın ki bir anlık nefes içinde geçişi gerçekleşir. Yine de
Stirner uzaktır hiççiliğe, uzak durur hiççilikten. Biricik’in sunumu Genel’e,
sisteme bir alternatiftir, bir yaşam biçimidir. “Hiçbir şey Benden üstün değildir” tümcesi ile sadece sosyolojik sistemlere değil, aşkınsal olan her şeye meydan okuyor Stirner. Aşkınsal olandır ki insanı yaşamdan koparıyor, yaşamaktan alıkoyuyor. Biricik ne bir taslaktır ne bir kuram ne de bir projedir ve ne de bir sistem. Ne metafizikseldir ne dinsel. Biricik "taşkın" olmakla birlikte aşkın değildir, fantezi dolu olmakla birlikte dokunulabilecek bir sevgili kadar yakındır. Hiç’te Kendini dizayn eden Biricik, nihilizmden uzak duracaktır. Sonuç: Stirner Hiç’te olmaklığıyla nihilizmi aşıyor. Hiç onun pür sâde mekânıdır. 1
Friedrich Nietzsche / KSA VII, 1988, S. 543. 2
J. P. Sartre / Der Ekel. Rowohlt 2017, S. 153. 3
Ludwig Wittgenstein / Tractatus Logico-Philosophicus, Suhrkamp 1963, S. 111. 4
Ludger Lütkehaus / Nichts. Haffmans Verlag 1999, S. 752. 5
Ludger Lütkehaus / Nichts. Haffmans Verlag 1999, S. 751.
|
|