|
Ben
ve Hiç Dil
olsa olsa gerçeğin gölgesi olabilir. H. İbrahim Türkdoğan
Normal düşünenler
olarak insan dünyasının bir kaç duyu üzerine kurulu olduğunu
düşünür ve bunu benimseriz. Sağduyulu insanlar olarak gördüklerimizin,
duyumsadıklarımızın, duyduklarımızın,
kokladıklarımızın gerçek olduğuna inanırız.
Bu düşünce tarzı genel bir realizm olarak adlandırılır.
Nesnenin sabitliğine ve özün değişmezliğine inanırız.
Realizm bu durumda normal olma sıfatını alır. Bu düşünce
dünyanın bizlerden bağımsız olarak varolduğunu
sanan sağduyulu insanın genel gerçeğidir. Belirli bir
realite içine doğar ve o realitede yaşarız, dolayısıyla
onun tek gerçek oduğunu düşünür ve böyle hareket ederiz. Doğal
olarak dünyayı düşündüğümüz şekliyle adlandırır
ve bu düşünce biçimini geçek sayarız. Dolayısıyla
bilincimiz eylemlerimizin güvenilir bir rehberi olur. Bu düşünceden
hareketle gerçeğin deneylerle kanıtlanabileceğine inanırız.
Mantığa göre ölçülebilen şey gerçektir. Deney gerçekle
eşanlamlılık kazanır. Mantıkçı, gerçeğin
yasalarla kurulu bir düzen olduğunu ve bunun böyle kabul edilmesi
gerektiğini düşünür. Doğal-çocuksal bilincin çıkış
noktası dışsalı algılamaya ve ıçsele güvenmektir.
Bu anlamdaki doğal düşünme tarzı her normal insanın
bilinç şeklidir. Neden?
Çünkü bu tarz herkesin olan dünyayı ortak algılamasından
kaynaklanır. Daha doğrusu genel bir algılama sözkonusudur
burada. Dünya genelin algılama mülkiyetidir. Sağduyulu
insanlar olarak dünyayı aynı gerçek olarak algılama gücüne
sahibiz. Dolayısıyla dünya genelin mülkiyetidir.
Sahip olduğumuz bu düşüncelerle dünyayı genelin mülkiyeti
haline getiririz. Sağduyulu insanın mülkiyeti gözüyle
gördüklerinden ibarettir. Ya da bir mikroskopla gördüklerinden.
Sadece ölçülebilen şeyler tanınma karakterine sahip
olurlar. Bu karakter insanın kişiliğiyle bağlantılıdır.
Şeyleri tanımlarken onlara içerik veririz. Bu içerik bizim
şeyler hakkındakı mantıkçı düşüncelerimizin
bir sonucudur. Nesneleri tanıdığımızı, bildiğimizi
düşünür ve buna da inanırız, çünkü nesnelere
verdiğimiz içeriği, adları ve tanımlama işlevini
gerçek sayarız. Max Stirner
(1806-1856) dünya benim mülkiyetimdir derken genelin dünyasından
başka bir şey mi ifade etmekteydi? Stirner�e geçmeden
önce Ludwig Wittgenstein�a (1889-1951) kısaca değinmekte bu
yazının akışı açısından fayda var.
Wittgenstein, eğer dünya sorunu bir dil sorunuysa o zaman bu sorunu
temel olarak cözdüğümü düşünüyorum, demişti.
Wittgenstein�a göre söylenebilecek ne varsa söylenir. Ama ya söylenemeyecek
şey varsa peki? O zaman
susmamız mı gerekir? Susmakla neyi ifade edebiliriz? Susmak
herhangi bir şey ifade edebilir mi? Ayrıca Wittgenstein ne kadar
emindi kendisinden dünya sorunlarını çözdüğünü iddia
ederken? Gerçek denilen
şey dünyaya yüklediğimiz dilin bir ürünüdür. Dil ile dünyayı
betimler ve dil ile onu algılarız. Oysa dile yüklediğimiz
temel önem yani düşünceyle dili eşanlamlı kılmamız
bir yanılgı değil midir? Bunu tartışacağız.
Stirner ise bize bu tartışmada eşlik edecektir. Stirner rasyonel
dil üzerine kurulu dünyayı son aşamaya kadar yorumlayıp açıkladıktan
sonra susar. Düşüncelerin, tinin, ideolojilerin dünyasına hayaletler
adını verdikten sonra "beni hiçbir şey ifade edemez"
der. "Gerçeğin kriteri benim, ben ise bir düşünce değilim,
düşüncenin üstündeyim yani söylenemez bir şeyim." [1]
Hayaletler adını verdiği düşünceleri psikolojik bir
terim olarak ifade etmemiz gerekirse, adına nevrotik davranış
ve psikolojik dengesizlik dememiz gerekiyor. Stirner�in bazen modern bir
psikanalizci gibi yazdığını göz önünde tutmalıyız.
Çünkü Stirner insanı analiz ederken felsefesini (radikal) bir
psikanaliz üzerine kurar. Dünyaya atılmış
etten kemikten somut Ben, ilk aşamada öz iradesiyle ve olanakları,
gücü çerçevesinde kendisini yaratmaya çalışacaktır. Buna
empirik Ben adını verebiliriz. Bu görünüşteki Ben�dir.
Rasyonalizmin laboratuvarında ölçülebilen, bin bir düşünce
sahibi olabilen hatta bu düşüncelerin ürünü olan yüzeydeki bir
Ben�dir. Ancak empirik olmayan, hem yaratılan hem de yaratıcı
olabilen bir Ben vardır ki, ona şimdilik ari Ben diyelim.
Bu salt düşünen biri olmakla yetinmez, düşüncelerin yaratıcısı
olmakla beraber her şey ve hiçbir şeydir. Düşünceleri yadsırken
kendisi bir dünceler dünyasıdır. Adsız olmakla birlikte düşüncelerin
kralıdır o. Ancak bu kral, kral olduğu için kendisi içindir.
Oysa biz kendinde şeyden sözetmekteyiz. Yanıltmacaların
ortadan kalktığı şeyden sözediyoruz. Dil felsefecisi
Fritz Mauthner (1849-1923) "çaresiz" dili şöyle ifade
ediyor: "Görünülerin dünyasındayım; ayrıca benim
ama � ki bunu sadece kendimden yola çıkarak biliyorum � aynı
zamanda kendinde ve kendisi için bir şeyim. Konuş öyleyse!
Kendinde ve kendisi için olan biri olarak neyim ben? Ben, ben, ben! Ben,
ben, ben! Saçma bir yinelemeyi ve kekelemeyi aşamamaktır dil."[2] Kendisini
tekrarlamaktan başka bir işe yaramayan dil, Stirner�in Der
Einzige und sein Eigentum (Biricik ve Mülkiyeti) ve Wittgenstein�in
Tractatus logico-philosophicus (Mantıksal felsefe üstüne
inceleme) adlı eserlerinde sert eleştirilere hedef olurken, bu
eserlerin bazı önemli ana cümlelerinin, özellikle de son cümlelerinin
ayni şeyi ifade ettikleri gözümüzden kaçmıyor. Son aşamada
Wittgenstein susmayı Stirner ise Hiç�i seçer. Her ikisi de mantığın
"bittiği" yerde dile "yenilmişlerdir". Bu da
mantıksal bir tutarlılıktır. Bunu açıklayalım.
Yenilgi ne Wittgenstein�in ne de Stirner�in bir çaresizliğidir,
o doğrudan dilin kendi çaresizliğidir. Dolayısıyla
Stirner�in solipsist ya da Biricik olup olmadığı sorunu
Stirner�den kaynaklanmıyor, bizzat dilin kendisinden. Göreceğiz. Ortaçağda
felsefecilerin evrenseller üzerine girdikleri kavga bir açıdan
Stirner�e kadar sürmüştür. Nominalistlerle realistlerin (bu
kavramlar günümüzde farklı kullanılmaktadır, o nedenle
karıştırılmamasına dikkat edilmelidir. Ortaçağ
felsefesinin bir deyimiyle Stirner nominalisttir yani adcıdır
ama günümüzdeki anlamıyla adsızdır) giriştikleri bu
kavgada nominalistler kavranamayan yaratıcı Tanrıyı
kavramlar ağında görmek isteyen usa karşı savunmuşlardı.
Stirner süphesiz en radikal hatta Gustav Landauer�in deyimiyle son büyük
nominalisttir. Ona göre evrensellerin nesnel gerçeklikleri yoktur,
evrenseller sadece birer sözcükten, birer adtan ibarettirler. Tüm
felsefe sözcükler üzerine kurulu bir yorumdan ibarettir. Sözcüklerin
gerçekliği yoktur. Stirner kavranamayan yaratıcı Ben�i
dinci, genel, hümanist, sosyolojik ve her tür genel kavramlara karşı
savunur. Ortaçağ nominalistleri Tanrı�nin kendi kendini ve
evreni hiçten yarattığını ileri sürerlerken, Stirner
de Ben�in aynı güce sahip olduğunu ve dolayısıyla
meselesini Hiç�e bırakan Ben�in yaratıcı bir Ben olduğunu
ifade eder. Ne demişti Stirner: "Eğer Tanrı ve insanlık,
sizlerin de doğruladığı gibi, bir bütünlük iseler, benim
de onlardan eksik bir yanım yok ve "boş" olduğuma
dair bir şikayetim de yok. Ben hiçim derken, boş olduğumu
söylemiyorum, bizzat yaratıcı bir hiçim, bir yaratıcı
olarak her şeyi yaratan bir hiç." [3]
Öyleyse, örneğin
Marx�in Stirner�i "küçük burjuva" ya da Engels�in
Stirner�i anarşist [4]
olarak betimlemesi Stirner�i anlamadıklarını
gösteriyor. Çünkü Stirner, sadece birer sözcük olan küçük burjuva
ya da anarşist kavramları tarafından yönlendirilmeye izin
verecek kadar realist değildi. Marx ve Engels ise proletaryadan daha
çok proletarya hayaletince yönlendirilmişlerdir. Bu düşünürler
proletarya fantomuna köle kalmışlardır. İnsanı
salt bir homo economicus hatta proleter gören Marx, Stoacıların
insanın şeylerden daha çok şeyler üzerine olan düşüncelerinden
etkilendiğini anlayamamıştır. Stirner�in
yukarıdaki cümlesi bütün mantığın ve onunla birlikte
dilin yıkıldığı bir noktadır ve bu noktada
Stirner�den bir şey, bir ad beklemek komiktir. Ancak Stirner�in
yukarıda Mauthner�in sözünü ettiği saçma yinelemeyi aşıp
aşmadığı tartışılır bir konudur.
Gizemci bir anarşist olan Landauer�in (1870-1919) yakın dostu
Mauthner, Stirner�in kendi söylediğini kendisinin kavramadığını
ileri sürerek Stirner�i bir gizemci olarak görmeye çalışır.
Bu noktada hemen bir açıklama yapmak gerekir: Mauthener�in sözünü
ettiği gizemcilik "tanıdığımız",
"bildiğimiz", alışılagelmış bir
gizemcilik değil süphesiz. Söz konusu gizemcilik Mauthner�in
kendi deyimi olan Tanrıtanımaz (Tanrısız)
gizemciliktir. Bu deyimi Stirner bağlamında irdeleyeceğiz. Stirner�in dil
eleştirmenciliği görebildiğim kadarıyla ilk kez
Mauthner tarafından ilgi görmüştür. Stirner�in Biricik
ve Mülkiyeti eserinde hemen göze çarpan bu özelliği bugün
bile bir çok düşünürce dikkate alınmamaktadır. Bu daha
çok bu düşünürlerin, Marx örneğindeki gibi, tek taraflı
bakış açılarından kaynaklanıyor. Oysa Stirner
her sözcükte bir hayalet görmektedir, çünkü her sözcük Ben�in
varlaşmasını engellemektedir. Mauthner şöyle yazıyor: "Dilin töre
ve insan davranışlarındaki en genel alışkanlıkları
üzerindeki erkini daha önce hiçkimse Stirner gibi yangın saçan o
ateşli eseri �Biricik ve Mülkiyeti�nde böylesi bir öfkeyle görememişti.
Stirner�e göre tüm soyutlamalar, gerçekler, idealler, aslında bütün
büyük sözler nefretedilmesi gereken hayaletlerdir. (...) Stirner nefret
etmek zorundadır, başka türlü yapamaz. (...) Dilden de nefret
etmek zorundadır. Stirner�in şu korkunç sözü, amacı doğrudan
bu değildiyse de, dil için de hatta özellikle dil için geçerlidir:
�Hazmet kutsal ekmeği ve kurtul.� Hazmet dili ve kurtul; hazmet logos�u,
yut sözcüğü." [5]
Stirner�den büyük bir hayranlıkla sözeden Mauthner, Stirner�in
Ben üzerine "dogmacı" yaklaşımını sert
bir dille de eleştirmektedir. Böyle düşünürlere az rastlanır.
Bir felsefeciye beslediği sempati ve sevgiye rağmen onu eleştirmek
düşünürler arasında az rastlanır bir durumdur. Mauthner
bu yönüyle benim gözümde eşsizdir. Öyleyse soruyorum: Stirner,
Ben felsefesini bir dogma üzerine mi kurdu? Stirner�de ki tekrar tekrar,
altı çizilerek, öfkeyle, haykıra haykıra hatta
kahkahalarla ifade edilen o Ben bir dogma mıdir? Bence Stirner
felsefesi çürütülebilecekse, diğer felsefesel ve düşünce sistemleri
kapsamına girecekse ve bu da bir çöküntü demekse, işte
bu noktada aranmalıdır bu çöküntü. Kusur
varsa bu noktada var. Eğer ama Ben felsefesinin bir dogma olmadığını
görebilirsek, o zaman bu felsefe hiç bir düşünce sistemi kapsamına
giremez ve dolayısıyla çöküntü değil, geleceğin
aydınlanma kuşağının keşfedebileceği eşsiz
bir düşüncedir.
Antik Yunan ve
18. yüzyıl Avrupasında başlayan aydınlanma bugün
yani postmodern çağda çökmüştür. Stirner felsefesi bu çöküntüyü
yaşamadı, çünkü aydınlanma denen projede onun
felsefesinin bir rolü yoktu. Mauthner, eleştirisini şöyle ifade ediyor: "Ben�in bir yanılsama olduğu düşüncesiyle Stirner�e karşı gelmek, Stirner�in felsefi yapısını ciddi bir şekilde bozardı. (...) Çünkü vahşice gülen o son cümlesini kendisi bile tam olarak anlamamıştı" [6] Neydi Stirner�in o vahşice gülen son cümlesi? "Meselemi hiçe bıraktım!" [7] Mauthner�in üzerinde
durduğu bu ve "beni hiçbir şey ifade edemez" cümlesi
sadece Mauthner�i değil, aynı zamanda bütün düşünürleri
zor bir durumda bırakmıştır. Ama ne var ki hepsi
Mauthner gibi samımı ve tarafsız davranmamışlardır. Sanki
felsefecilerin zor durumdan çıkmamalarını ister gibi
Stirner, felsefesine iyice karmaşık ve gizemci bir stil vermiştir.
Örneğin "ben düşüncesizim" der. Bunu açıktan
söyler. Evet, aynen öyle: "ben düşüncesizim" der.
Kimilerine göre varoluşcu, kimilerine göre anarşist, bazılarına
göre solipsist, nihilist, bazılarına göre de faşist sıfatını
kazanan Stirner gerçekten düşüncesiz miydi? Düşüncesiz
idiyse neden 412 sayfa boyutunda pekâlâ düşüncelerden oluşan
bir eser geriye bıraktı? Ve Marx, Stirner�e "düşüncesiz
aziz Max" derken neden "düşüncesiz Stirner" üzerine
Stirner�in kitabından daha da kalın bir eleştiri yazdı?
Değermiydi "ham kafalı" bir adam üzerine bu denli bir
çalışma? Ayrıca bugün "Diyalektik Materyalizm"
olarak bilinen dünya görüşünü Marx, ilk kez Stirner�e yazdığı
o meşhur yanıtında (Alman İdeolojisi) geliştirmiştir.
Düşüncesiz biriyle ilgilenmek hatta bu boyutta bir kitap yazmak
daha büyük bir düşüncesizlik olmaz mı? Yoksa korktuğu
bir şey mi vardı? Herkesin herkesi
düşüncesizlikle suçladığı bir dünyada, Stirner
neden kendi kendisini açıktan düşüncesiz ilan ediyordu? Yoksa
sadece birilerini kızdırmak ya da provoke etmek için mi "düşüncesizce"
şeyler yazıyordu? Dil üzerinde sadece bir oyun mu oynamışti?
Yoksa düşüncesizlik deyimiyle başka bir şey mi demek
istiyordu? Mauthner durumu anlamış görünüyor. İşte
onun felsefe gücü burada yatmaktadır. Feuerbach, Hess ve Szeliga
Stirner�e yaptıkları eleştirilerinde Stirner�in "Biricik"
ve "sahip olan" (Eigner) deyimlerini anlamadıklarını,
anlayamadıklarını beyan etmişlerdir. Bu üç filozofa
karşılık verdiği yazısında, kendisinden
üçüncü şahis olarak söz eden Stirner, onlara şu yanıtı
verir: "Stirner�in söylediği bir sözcük, bir düşünce
ve bir kavramdır; söylemek istediği ise, ne bir sözcük,
ne bir düşünce ne de bir kavramdır. Stirner�in söylediği
söylemek istediği değildir ve söylemek istediği söylenemez."
[8]
Kafa karıştırmaya devam edecek olursak şunu da alıntılamamız
gerekecek: "Biricik bir sözcüktür ve bir sözcüğün altında
düşünülecek bir şey olmalıdır, bir sözcük
düşünce içermelidir. Oysa biricik düşüncesiz bir sözcüktür,
düşünce içermez." [9]
Bu cümleler ister istemez Mauthner�den epeyce etkilenen
Wittgenstein�i hatırlatır. Söylenebilecek her şeyi söyledikten
sonra susmayı tercih eden Wittgenstein, söylenemeyecek şeyin
olduğunu da vurgulamıştır. Meselesini hiçe birakan
biri için de susmaktan başka ne kalır geriye. Mauthner, haklı
olarak Stirner�in Ben felsefesinin bir yanılsama olduğunu söyler.
Ancak Mauthner bir konuda yanılmaktadir.
Önce düşüncesizlik
konusuna açıklık getirmek istiyorum. Stirner�e kadar batı
felsefesi esas olarak düşünceler sisteminden oluşmaktaydı.
Eski Yunan�dan Stirner�e kadar yaşamı esas belirleyen bu
sistemlerdi; insan onların kölesiydi. Ontolojik bir
noktadan baktığımızda Stirner�in "düşüncesizliğini"
anlamak o kadar zor olmasa gerek. Daha yukarda hayaletlerden ve
fantomlardan söz etmiştik. Düşünceler hayaletleşince,
fantomlaşınca, kutsallaşınca, sabitleşince, kısaca,
insanı yönlendirmeye başlayınca, insan üzerinde tahakküm
kurunca, işte o zaman insan kendisi ya da biricik olamaz. Hatta düşüncelerin
ürünü olur. Düşünceler hayaletler gibidir, yani yaşayamazlar;
düşüncede var edilirler ama reel değildirler. İnsan, düşünceyi,
örneğin insan düşüncesini düşünür. Düşüncenin
var olabilmesi için insanın olması gerekir. İnsan önceldir,
kendisini düşünerek yaratacak olan bir canlıdır. Yer yer
Stirner�in stilinde yazan varoluşcu Martin Heidegger ile
(1889-1976) söyleyecek olursak: Varoluşun varlığı her
varoluşun seçtiği olanaklara dayanır. Bu seçimi yaptıktan
sonra ya kendisini yaratacaktır ya da başkasının eseri
olacaktır. Kendisini yaratması onun otantik durumudur yani
biriciktir. Ama eğer seçimi başkasına bırakırsa
kendisinin eseri olamaz ve dolayısıyla otantik ve biricik değildir.
Bunu şöyle örnekleyebiliriz:
sevgi güzel bir duygudur ama kutsal sevgi görevi ve zorunluluğu
getirir. Devlet, din, aile, ahlak, insanlık, özgürlük ve başka
kutsallaşmış düşünceler, varlığın tüm
putları saygıyı ve sevgiyi zorunlu kılarlar. Bu putlar
insan biricikliğinin dışındaki koşullardır
ve onun otantik olmayan durumunun kökenleridir. İnsan kişiliğinin
önsel biçimleri soyut ve somut putların etkisindedir. İnsanın
kendileşmesini, biricikleşmesini, Heidegger�in deyimiyle
otantikleşmesini engeller. Stirner bunu eleştirir.
Kendisini kendisi yaratmak ister. Demokrasi, sosyalizm, toplum kısaca
tüm düşüncelerin geçekleşmesi için yaratıcıları
olan insana gereksinimleri var. İnsan onların, deyim yerindeyse,
efendisi olmalıdır ama asla onları kendine efendi yapmamalıdır.
Toplumsal varlığın putlarından arınmalıdır.
Stirner dili köktenci bir yaklaşımla sorgularken önce şunu
soruyor: "Saplantı diye neye derler?" Verdiği yanıt:
"İnsanları egemenliğine almış bir düşünceye."
Ve şöyle devam ediyor: " Kafanda hortlaklar var; sen kaçıksın
be adam! Kafasında büyük şeyler ve tanrılar dünyası
kuran ve kurduklarına da inanan sen, hayaletler ülkesi kurup kendini
onlara karşı vazifelendiriyorsun, oysa o, sana el sallayan bir
idealdir. Senin saplantın var! Şaka ya da mecaz yaptığımı
sanma, yüksekliklere tutunanları, insanların büyük çoğunluğunu,
neredeyse dünyadaki tüm insanları kararsız deliler olarak görüyorum,
tımarhanelik deliler." [10]
Düşünce özgürlüğünün sınırlı hatta yasak
olduğu bir ülkede düşünce özgürlüğünden daha çok düşüncesizliği
tercih etmek ilk anda çok komik görünse de, tam da prusya yönetimine
benzer bu ülkelerin anayasalarına hitaben yazılmıştır.
Tüm anayasa bir saplantı değil midir ki? İnsanı Tanrı
tahakkümünden kurtaran Feuerbach (1804-1872), onu insan düşüncesi
tahakkümüne almıyor muydu? Eğer düşünce özgürlüğü
düşüncenin özgürlüğü ise ve düşünce düşünenin
mülkiyetinden cıkmış ise, o zaman bir saplantıdan
elbette sözedebiliriz. Din özgürlüğü, din denen düşünceyi
düşünen kişinin mülkiyetinden çıkıp onu
kendi mülkiyetine almış ise, o zaman bu düşünen
şüphesiz saplantılıdır. Peki, dinin mülkiyetinde
olmayan bir din düşünürü var mı? Demokrasinin mülkiyetinde
olmayan bir demokrat var mı? Aşkın mülkiyetinde
olmayan bir aşık var mı? İnsanlar durmadan düşüncelerdeki
nesnelerin ve nesneleştirdikleri düşüncelerin peşinden koşmaktalar.
Sokaklarda durmadan günlerce ve yıllarca bir yerlerden bir yerlere
giden insanlar gibi sürekli bir şeylerin peşinde koştururlar.
En güzel aşk en tutkulu aşk değil midir? En tutkulu aşk
en fanatik bir aşk değil midir? Bir düşünceyi sonuna dek
yaşamak, aşkı tüm hararetiyle yaşamak fanatik bir
tarz değil midir, eğer fanatik tarz bir şeylere aşırı
coşkuyla bağlanmak demekse. Yoksa tüm bu coşkular
Heidegger�in sözünü ettiği otantik olmayan varoluş biçimleri
midir? Dilin, özellikle de anadilin ulusal, klancı, halkçı sınırlarında
varlığını sürdüren daha doğrusu varlığı
sürdürülen insanın Heidegger�in Man adını verdiği
yanlış yaşam biçiminden arınması gerekiyordu.
Kimi felsefecilerin yabancılaşma kapsamında gördükleri
insana Man adını veren Heidegger, insanın otantikleşme
sürecini yabancılaşmayla çatışmakta görüyordu. Ve
bilimin bu yabancılaşmayı pekiştirdiğini
vurgularken de, onun egemenliğinden arınmanın kaçınılmaz
olduğunu öfkeyle ifade ediyordu. Heidegger, "düşünmeyi
öğrenebilmemiz için onun şimdiye dek özünü unutmamız
gerekir"[11]
,
derken Stirner�in düşüncesizlik düşüncesinden farklı
bir şey demiyordu. Bu düşünme bilim ve bilim adamının
düşünüş tarzından farklıdir. Bilim düşünmez,
der Heidegger. Ancak düşünmeyen bu bilim, Stirner�in düşüncesizlik
teriminden tamamen farklıdir. Bilim adamı sürekli keşfetmek
durumundadır, keşfetmeye zorunludur, aksi taktirde bilim
duraklar ve "yanlış" bir yol izler. Heidegger düşünmek
nedir sorusunu insanın yüzmeği nasil öğrenebileceğiyle
karşılaştırır. Şöyle der: "Yüzmenin
ne olduğunu" yüzmek üzerine yazılmış "bir
metinle asla öğrenemeyiz. Yüzmenin ne olduğunu kendimizi
sadece akıntıya atlamakla öğreniriz". [12]
Düşünmek de bir atlamadır.Wittgenstein�in gizemcilik dünyaya
bir bakış açısı değildir, dünyanın kendisi
gizemseldir, cümlesi bu bağlamda çok rahat anlaşılmaktadır.
İnsan evreni sadece yorumlar ve yorumlarını hayata geçirir.
Ancak her yorum sadece bir yorum olarak kalır, kendisini aşamaz.
Heidegger�in bilime karşi beslediği tepki bir bakıma da
buradan kaynaklanıyordu. Bilim, evreni keşfederken kendisini
yeni hatta son tanrı olarak ilan ediyordu. Bugün çöküşünü
yaşamakta olan bu tanrının çöküş nedeni
efendilerini köleleştirmiş olmasıdır. Başka deyişle:
onu yaratanların onun ürünleri durumuna gelmesinde aranmalıdir
bu neden. Bilim, evreni kuşatmasıyla bir yöntem olmaktan çıktı.
Stirner haklı olarak Hiç�ten ötesini sözcüklerle ifade etmesini
beğenmedi. Sözcüklerdeki o ciddiyeti oyuna dönüştürmenin
zamanı gelmişti: dinlerin, dünya görüşlerinin,
bilimlerin sadece bir oyun olduğunu göstermeye çalışmakla
Stirner, sözlerin ve kavramların maskesini kaldırmıştı
ve maskenin arkasında sadece oyun vardı dolayısıyla bu
sözcüklerle ancak oynama sanatı sözkonusu olabilirdi.
Hiçbir şey
beni ifade edemez cümlesinin o soğuk gülüşünün arkasında
bir acı gizleniyordu. Bu acıyı daha sonra Nietzsche keşfedecekti,
ki acıya kendisini kaptırabilsin, acının içinde yoğrulsun
taki yok olana dek. Stirner�in, sözü sonuna dek düşündüğü
yerde, Nietzsche okyanusa dalacaktı. Stirner�in bıraktığı
yerde Nietzsche başlayacaktı. Düşünmek bir atlayış
ve bir sıçrayıştı: okyanusa dalmak alışılagelmiş
o mantıksal düşünmeden uzaklaşmak demekti. İşte
bu "görev" Nietzsche�ye düşecekti. Bir sözcüğü
sonuna dek düşünmek onu yokolasıya dek düşünmekti
Stirner�e göre. Nietzsche ise Stirner�in Hiç�i içinde yüzmeye
karar vermişti. Dünya bir resimdir, bu resmi zavallı sözcüklerle,
bir kaç duyularımızla ifade etmek Stirner�e az geliyordu, her
sözcüğün bir önyargı olduğunu başka nasıl
ifade edebilirdi, eğer "hiçbir şey beni ifade
edemez"demek yetmiyorsa! Eğer dil bir önyargıysa, onu konuşanlar
nedir peki? Nietzsche bu önyargıyı
kıracak ve dili, anadilini, Almancayı barbarlıktan
kurtaracak ve onunla oynama sanatını kuracaktı. Bu
Nietzsche�nin okyanusa atlayışıdır, dolayısıyla
kendisini bir "dinamet" olarak betimlemesi hiç de onun bir özelliği
değildi. Dinamit şiirden ve koşuktan yoksundur. Dinamit
daha önce sesini duyurmuştu, Nietzsche bu sesin
ışığında dil ötesi düşünmenin eserini
yaratacaktı. Buydu dinamitin sesi. Ancak Nietzesche�nin siirsel dil
ustalığı bastırmıştı bu sesi. Ve Tanrı�nın
öldüğü haberini genel, yığınlar ondan alacaklardı. Dil eleştirmeni
Stirner aydınlanmacılara şöyle sesleniyordu: "dinci
Tanrıtanımazlar" sadece "Tanrı�yi öldürdüler"
yani "dışımızdaki ötedünyayı"
yokettiler ama "içimizdeki ötedünyayı" yokedemediler.
Nedir bu ötedünyalar? Dışımızdaki ötedünya bir bakıma
Yahudi-Hırıstıyan-İslam dinlerinin varsaydıkları
cennet-cehennemdir. "İçimizdeki ötedünya" ise daha sonra
Freud�te "Üst-Ben" adını alacak olan içselleştirdiğimiz
tanrılardır. Üstben
dinsel ya da dinsel olmayan bir etik demekti. Aydınlanmacılar,
İdealizm ve de Materyalizm sadece dışımızdaki ötedünyayı
yadsımışlardı ama hiç gecikmeden, hemen bunun yerine
içimizdeki ötedünyayı getirmişlerdi. Stirner sadece Tanrı�yı
değil, tüm tanrıları yok etmişti: "Hiçbir
şey benden üstün değildir!"[13]
Hiyerarşik bir düşünce dağarcığının
çöktüğü bu cümleyi politik düşünmek ya da ona politik bir
içerik kazandırmak, deyim yerindeyse, politik bir saçmalık
olur. Stirner�in şu cümlesi hala ne kadar güncel: "Gazetelerimiz
politikayla dolup taşmakta, çünkü insanın politikanın
bir mahluku olması için yaratıldığı kuruntusuyla
büyülenmiştir onlar." Erdemli insanlar erdemde, terbiyeli
insanlar terbiyede, politik insanlar politikada sefalet içinde yaşarlar
böylece. Saplantılarını asla ameliyat masasına almaksızın. Biricik deyiminin sözcüklerle açıklanamadığını vurgulayarak söyleyen Stirner, Biricik�i iç dünyayla dış dünyanın birleşiminde, başka deyişle, Üstbenin aşılmasında vukuu bulduğunu ifade ediyor. İşte bu empirik Ben�le ari Ben�in çakıştığı yaratıcı Hiç�tir. Düşüncesiz an budur. Bilincin tüm gücü ve ağırlığıyla Hiç�e dayanmasıyla Hiç�in yeniden canlanması sözkonusudur.
Dipnotlar [1]
Max Stirner: Der Einzige und sein Eigentum. Reclam 1981, s. 400. [2]
Fritz
Mauthner: Wörterbuch der Philosophie, 2. Band, Diogenes Verlag 1980, s.
373. [3]
Max Stirner: Der Einzige und sein Eigentum. Reclam 1981, s. 5. [4] Burada şunu da söylemek gerekir ki, Engels, Stirner'e küfür etmek için anarşist terimini kullanmıştır. Ve aynı zamanda böylece Stirner ilk kez anarşist/anarşizm terimleriyle bağlantılı görünmüştür. Daha sonra anarşist olmayan anarşizm tarihçileri - Zenker, Eltzbacher ve Zoccoli - bu terimi pekiştirmişlerdir. Bence Stirner'in anarşist olup olmadığını anlamak için önce anarşizmi açıklamak gerekiyor. Bu da ancak başka bir çalışmada mümkün olabilir. [5]
F. Mauthner: Die
Sprache, Rütten und Loening, 1905, s. 83. [6]
F. Mauthner: Die
Sprache, Rütten und Loening, 1905, s. 84. [7] Max Stirner: Der Einzige und sein Eigentum. Reclam 1981, s. 412 8
Max Stirner: Parerga, Kritiken, Repliken. LSR Verlag, 1986, s. 149. 9 Max Stirner: Parerga, Kritiken, Repliken. LSR Verlag, 1986, s. 152 10 Max Stirner: Der Einzige und sein Eigentum. Reclam 1981, s 46. 11
Martin Heidegger: Was heißt Denken? Reclam 1992, s. 9. 12 Martin Heidegger: Was heißt Denken? Reclam 1992, s 15. 13 Max Stirner: Der Einzige und sein Eigentum. Reclam 1981, s. 5.
Bu yazının ilk kez yayımlandığı yer: Kara Mecmua, Sayı 6, 2001.
|
|